Reklam


Turkyildiz.com - Program indir, film download, program download, oyun download, uydu, türksat » • Tarih, Kültür, Sanat ve Edebiyat • » Ödev Arşivi » Güzel Sanatlar » Sanat Yaratıcılık-Oyun(geniş içrk.ödev)

Tags:

Yanıtla
Eski 16-11-2008   #1 (permalink)
SİTE SAHİBİ
 
ares.42 kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jan 2007
Mesaj: 7,224

Rep Gücü: 17814
Rep Puanı: 10566
Seviye: ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute

Ettiği Teşekkür: 17
37 Mesajına 44 Teşekkür Aldı
1 Sanat Yaratıcılık-Oyun(geniş içrk.ödev)

GELİŞİMLE İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR, İLKELER ve GELİŞİMİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER
Davranış değiştirme mühendisleri olarak tanımlanan öğretmenlerin, etkili öğrenmeyi sağlayabilmeleri için, değişik yaş ve gelişim döneminde­ki öğrencilerin özelliklerini bilmeleri ve öğretme-öğrenin e ortamlarını bu özelliklere uygun olarak düzenlemeleri gerekmektedir. Çünkü, eğitim durumundaki işaretler (ipuçları), çekiştirici uyarıcılar vb. dış koşullar, öğrencinin genel yetenek düzeyi, öğrenme özellikleri, gelişim düzeyi vb. iç ko­şullarına uygun olduğu takdirde öğrenmeyi sağlamak mümkündür. Okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim, yükseköğretim çağındaki çocuk ve gençlerin konuşma, düşünme, problem çözme biçimleri ve güçleri, sosyal, duygusal ve psiko-motor gelişim özellikleri birbirinden farklıdır; öğretmenler, öğretim sürecinde öğrencilerin tüm bu özelliklerini dikkate aldık­larında başarılı bir eğitim gerçekleştirebilirler.
Ayrıca, aynı çağda bulunan çocuklunu da gerek kalıtım, gerekse çevrenin etkiliyle gelişim özellikleri birbirinden farklılık göstermektedir. Özellik­le okulda ortaya çıkan öğrenme farklarının önemli bir bölümü, ******n içinde yaşadığı çevresel koşullara bağlanmaktadır. O halde öğretmenler, ço­cuğun gelişimini etkileyen bu etkenleri bilerek, olumsuz, dezavantajlı çevrelerden gelen çocukları, öğretme öğrenme ortamında destekleyici önlemleri almalıdırlar. Öğretmenlerin bu önlemleri alabilmeleri için değişik yaş ve gelişim çağlarındaki çocukların fiziksel, psikososyal, bilişsel ve ahlak gelişimi özelliklerini bilmeleri gerekmektedir. Ayrıca, anababaların çocukların gelişim özellikleri konusunda bilgili olmaları, çocukların gelecekte her yönden sağlıklı bireyler olarak yetişmeleri için vazgeçilmez bir ön koşuldur.
Yukarıdaki nedenlerle ele alınması düşünülen gelişim alan ve gelişim kuramlarına ilişkin açıklamalara geçmeden önce, bu ünitede gelişimle il­gili temel kavramlar, ilkeler ve gelişimi etkileyen faktörler verilmiştir.
GELİŞİMLE İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR
Aşağıda genellikle birbirinin yerine yanlış olarak kullanılan, ancak birbirinden farklı olan büyüme, gelişme, olgunlaşma, öğrenme, hazırbulnuşluk, gelişimin kritik dönemleri kavramlarına açıklık getirilmeye çalışılmıştır.
BÜYÜME
Vücudun sadece boy, kilo ve hacim olarak artmasıdır. Büyüme, vücudun değişik organlarında değişik hızlarda gerçekleyebilir.



GELİŞME
Gelişme organizmanın, büyüme, olgunlaşma ve öğrenmenin etkileşimiyle sürekli olarak ilerleme kaydeden değişmesidir. Gelişmeyi ürün olarak aldığımızda gelişimi bu ürünün süreç yönü olarak tanımlayabiliriz. Gelişim organizmanın döllenmeden başla***** bedensel, zihinsel, dil, duygusal, sosyal yönden, belli koşuları o/an en son aşamasına ulaşıncaya kadar sürekli ilerleme kaydeden değişimidir. Gelişme, olgunlaşma ve öğrenme etkileşimlerinin bir ürünüdür. Gelişim ise süreçtir. Olgunlaşma ve öğrenme olmadan gelişim sağlanamaz. Örneğin; bir ******n ağaca tırmanması devimsel bir gelişmedir. Çocuk kas ve kemikleri yeterli büyüklüğe ve olgunluğa erişmeden ağaca tırmanmayı öğrenemez. Kas ve kemikleri yeterli olgunluğa eriştikten sonra ağaca tırmanmayı öğrenemez. Kas ve kemikleri yeterli olgunluğa eriştikten sonra ağaca tırmanmayı öğrenmemişse de ağaca tırmanma davranışını gösteremez. Demek ki gelişme, olgunlaşma ve öğrenmeyi kapsayan temel bir kavramdır.
OLGUNLAŞMA
Çocuk bir gelişim döneminden diğerine bireysel hızıyla, aşamalı olarak ilerler. Meydana gelen bazı değişmeler öncelikle olgunlaşmaya bağlıdır. Olgunlaşma, öğrenme yaşantılarından bağımsız, biyolojik olarak katılım -tarafından kontrol edilen bir değinmedir. Olgunlaşma, vücut organlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu yerine getirebilecek düzeye gelmesi için, öğrenme yaşantılarıdan bağımsız olarak, katılımın etkisiyle geçirdiği biyolojik bir değişmedir. Olgunlaşma, fiziksel gelişime büyük öçlüde etki eder. Birçok psiko-motor davranışın yapılması olgunlaşmaya bağlıdır. Örneğin; ******n kas ve kemik yapısı yeter olgunluğa gelmeden, ne kadar yürüme alıştırma yaptırılırsa yaptıralım, çocuk yürümeyi öğrenemez. Ayrıca olgunlaşma, çocukların belirli bir yaşta gösterebilecekleri özelliklerdeki en fazla artışı sağlayabilir. Henüz el kaslarını tam olarak kontrol edemeyen beş yaş ******, genellikle on yaş ****** kadar düzgün ve kontrollü bir şekilde çizemeyecektir.
Büyüme ve gelişmeyle ilgili diğer temel kavramlar öğrenme, hazırbulunuşluk ve kritik dönem kavramlarıdır
ÖĞRENME
Sadece büyüme ve olgunlaşmanın sağlanmasıyla gelişmenin oluşama­yacağını yukarda açıklamıştık. Gelişmenin meydana gelebilmesi için üçüncü öğe olan öğrenmeye ihtiyaç duyulmaktadır. Öğrenme, bireyin çevresiyle belli bir düzeydeki etkilemişmelir sonucunda meydana gelen nispeten kalıcı izli davranış değişmişidir. Örneğin; Çocuğun düzgün bir şe­kilde kalem tutabilmesi için el ve parmak kaslarının, kemiklerinin yeter büyüklüğe ve olgunluğa erişmesi yetmez. Çocuğun kalemin nasıl tutuldu­ğunu görmesi, kalem tutma denemelerini yapması, düzgün tuttuğunda bundan haberdar edilmesi, pekiştirilmesi gerekir. Demek ki gelişimin sağ­lanabilmesi için, ******n çevresiyle belli düzeyde etkileşimde bulunma­sına yani Öğrenmesine ihtiyaç vardır.
Örneğin; Down sendromlu çocuklar zihinsel olarak özürlüdür ve gene­tik miras, bu çocukların düşünme ve problem çözme yeteneklerini sınırlandırmaktadır. Fakat onlara, uygun yaşantılar sağlandığında pek çok şe­yi öğrenebilirler. Aynı şekilde, normal kalıtsal yetenekle doğan çocuklara, karmaşık problemleri çözme becerileri öğretildiği takditde yüksek düzey­de performans gösterebilmekte diri et. Aksi durumda ise. Öğrenme olanak­larından yoksun bırakıldıklarında da zihinsel olarak alt düzeyde bile gö­rünebilirler.
Sonuç olarak, çevre tarafından öğrenme olanakları sağlanmadığında ******n yeterli olarak gelişmesini beklemek mümkün değildir. Bu neden­le gelişimi sağlamak bakımından, anne-baba ve öğretmenin ya da onla­rın yerine geçen yetişkinlerin rolü, yaşamsal bir öneme sahiptir.
HAZIRBULUNUŞLUK
Olgunlaşma, bireye yaşla birlikte artanyeterlikler sağladığı gibi, öğren­me fırsatları verildiği takdirde bireyin yeni ve daha karmaşık davranışları kazanması için gerekli olan hazırbulunuşluğu da beraberinde getirir. An­cak hazırbulunuşluk, bireyin sadece olgunlaşma düzeyini değil, aynı za­manda, bireyin önceki öğrenmelerini, ilgilerini, tutumlarını, güdülenmişlik düzeyini; yeteneklerini, genel sağlık durumunu da kapsar (Gibson ve Vinegradoff, 1986). Ertürk, hazırbulunuşluk kavramını; bireyin "eğitim pazarına" getirdiği özelliklerin tümü, olarak İfade etmektedir.
Örneğin; bisiklet kullanmak için yeterli hazırbulunuşluk düzeyinde olan bir çocuk; bisiklet kullanmaya isteklidir, bisikleti kullanmak için ge­rekli olan kaslar ve diğer organları yeterli olgunluğa erişmiştir. Bisikletin nasıl kullanılacağı ile ilgili önkoşul öğrenmelere sahiptir, genel sağlık du­rumu bisiklete binmesine uygundur.
Öğrenme ve hazırbulunuşluğun dışında gelişme ile ilgili olan diğer önemli kavram “gelişimin kritik dönemleri”dir.
GELİŞİMİN KRİTİK DÖNEMLERİ
Çocuklar, bazı gelişim dönemlerinde ve yaşlarda belli tür öğrenmelere karşı yüksek duyarlık gösterme eğilimindedirler. Çevre etkilerine karşı da­ha duyarlıdırlar ve çevrede düzenlenen öğrenme yaşantılarını diğer dö­nemlerden daha hızla kazanabilirler. Psikologlar bu dönemlere kritik geli­şim dönemleri adı vermektedirler (Oyama, 1979). Ana-baba ve öğretmenler, çocukların üst düzeyde gelişimlerini sağlamak istiyorlarsa, bu kri­tik gelişim dönemlerinde, çocukların belirli yaşantıları geçirmeleri için olanaklar hazırlamalıdırlar. Örneğin; çocukların başkalarıyla yakın ilişkiler kurabilmesi için, bebeklere yakın sevecen, sıcak davranılmalıdır. Bu şansı, bebeklere sağlamadaki gecikme, en fazla altı ayı geçtiği takdirde, okul yıllarında sosyal ilişkiler geliştirme yeteneği zayıflayabilir (Bowlby, 1965),
Burada can alıcı nokta zamanlamadır. Eğer öğrencilere yaşamlarının belirli zamanlarında öğrenme fırsatları sağlanmadıysa gelişim ya yavaşla­yabilir, ya da tamamen durabilir. Birçok psikologa göre okulöncesi yılları psiko-sosyal gelişim için olduğu kadar zihin ve dil gelişimleri için de kri­tik gelişim dönemidir. Bu nedenle, özellikle sosyo-kültürel açıdan geri oları çevrelerde yaşayan çocukların bu dezavantajını gidermek için erken yönlendirici programların uygulanması gerekmektedir. Aksi takdirde, ço­cuklar çok önemli bazı, yaşantıları zamanında kazanamayacaklarından dolayı, yaşıtlarından daha geride görünebilirler.
GELİŞİMLE İLGİLİ TEMEL İLKELER
Gelişimde bazı evrensel ilkeler vardır. Her insanın gelişimi bu ilkelerle gerçekleşir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1. Gelişim, kalıtım ve çevre etkileşiminin bir ürünüdür: Kalıtım yoluy­la getirilen saç rengi, göz rengi, cinsiyet, beden biçimi gibi, anayapının bazı özellikleri doğrudan gözlenebilirken bazı özellikler çevre ile etkile­şimlerin bir ürünü olarak ortaya çakmaktadır. Örneğin; kalıtım yoluyla ge­tirilen zekâ kapasitesinin tam olarak kullanılabilmesi için, bireyin bilişsel gelişimini besleyen bir çevre içinde etkileşimde bulunması, zengin yaşan­tılar kazanması gerekmektedir.
2. Gelişim süreklidir ve belli aşamalarda gerçekleşir: Gelişim ileriye doğrudur ve birikimli bir süreçtir. Gelişimde her aşama, kendinden önce­kine dayalı, kendinden sonraki aşamaya hazırlayıcıdır. Ancak, bu gelişim adamaları birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış değildir. Birbiriyle içice geçmiş olabilir. Örneğin; ilkokul dönemindeki bir çocuk mantıksal düşünme­ye başlamış olmasına rağmen, "Bir kilogram demir mi yoksa bir kilogram pamuk mu daha ağırdır?" diye sorduğunuz zaman "Bir kilogram demir" diyerek okul öncesi dönemdeki ******n özelliğini gösterebilir.
3. Gelişim nöbetleşe devam eder: Çeşitli dönemlerde gelişim alanları nöbetlenerek ön plana geçebilir.
Bir gelişim alanının çok hızlandığı dönemlerde, diğerleri duraklama gösterebilir Örneğin; yürümenin ön plana çıktığı dönemde, konuşma du­raklama eğilimi gösterebilir.
4. Gelişim baştan ayağa, içten dışa doğrudur; Önce, bakım hareketi kontrol edilir. Daha sonra göğüs, katın, bacaklar ve ayağın kontrolü sağ­lanır, Ayrıca, önce beden ve iç organların, daha sonra dışa doğru olan kol­ların gelişimi sağlanır.
5. Gelinim, genelden özele doğrudur: Çocuklar önce tüm vücuduyla hareket eder, büyük kaslarını kullanır. Daha sonra belli bir etkinlilikle il­gili organını kullanabilir hale gelir. Örneğin; çocuk top oynarken önce bütün vücuduyla topu tutar. Daha sonra küçük kasları geliştikçe sadece el­leriyle hatta parmaklarıyla topu tutabilir hale gelir.
6. Gelişimde kritik- dönemler vardır: Organizmanın bazı gelişim alan­larında, öğrenmeye ya da gelişmeye eğilimli olduğu belli bir zaman dilimi vardır. Bu dönemde organizma, çevre etkilerine daha çok duyarladır ve daha hızlı öğrenir. Örneğin; okul öncesi dönem, zihinsel gelişim ve dil ge­lişimi için kritik dönemdir. Bu dönemde, çocuğa hazırlanacak zengin uya­rıcı çevre, onun gelişimi üstünde diğer dönemlerden daha olumlu etkide bulunur. Diğer bir Örnek; 0-l yaş arası, ******n temel güven duygusu­nu kazanması için kritik bir dönenidir. Bu dönemde temel güven duygu­su kazanılmadığı takdirde, daha sonra kazanılması daha güçtür.
7. Gelişim bir bütündür: Gelişim alanları birbiriyle etkileşim içindedir. Bir gelişim alanındaki olumlu ya da olumsuz bir özellik diğer gelişim alan­larım da aynı yönde etkiler. Örneğin; fiziksel bakımdan güzel bir çocuk, başkalarının yoğun ilgisini çeker, sevilir. Sevilen ******n duygusal gelişimi olumludur. Kendine güven duyar. Başkalarını sevebilir ve olumlu ilişkiler kurabilir. Bu nedenle, sosyal gelinimi de olumlu bir şekilde etkilenir. Sosyal bir çocuk, çevresiyle daha çok etkileşimde bulunacağından bilişsel gelişimi olumlu yönde etkilenebilir. Sonuç olarak, tura gelişim alanları birbiriyle içiçedir ve etkileşim içindedir.
8. Gelişimde bireysel farklarvardır; Gelinme, olgunlaşma ve öğrenme­nin etkileşiminin bir ürünüdür. Olgunlaşmayı büyük ölçüde kalıtım, öğ­renmeyi ise, çevre etkileşimleriyle kazanılan yaşantılar belirlemektedir. Her bireyin biyolojik kalıtsal mirası ve etkileşimde bulunduğu çevrenin farklı olması nedeniyle, gelişiminin de farklı olması doğaldır. Bazı çocuk­lar be; aylıkken bile diş çıkarırken, bazıları sekiz, bazıları on aylıkken diş çıkarabilir. Sonuç olarak gelişimde gözlenen bireyler arasındaki faiklar normal karşılanmalıdır.
GELİŞİMİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER
James Arthur Springçr ve James Eduvardo Lewis özdeş ikizlerdir. (Aynı yumurta ikizleri) Dört haftalık bebek iken iki ayrı aileye evlat olarak verilirler. Bu tarihten itibaren otuzdokuz yıl ayrı kalır ve şubat 1978’de bir araya getirilirler. Biraraya geldiklerinde pek çok özeliklerinin aynı oldu­ğunu görürler. James Springer, "Gözlerine baktığımda kendimin yansımasını gördüm. Bağırmak ya da ağlamak istedim; ancak yapabildiğim tek şey, gülmekti" demektedir.
Her ikisi de Linda adında bir kadınla evlenmiş ve ayrılmışlar. Her iki­sinin de ikinci eşlerinin adı Betty. Çocuklukları sırasında her ikisinin de Toy adında köpekleri olmuş. Springer'in de Levvis'in de oğullarının adları James ve Alan, Her ikisi de şerif yardımcısı olarak çalışıyorlar; ortak birçok ilgileri ve yetenekleri var. Sigara ve İçki içine biçimlen neredeyse ayrıl-Sağlık tarihçeleri de büyük ölçüde birbirine benzemekte, nabız oranı, uy­ku biçimleri, tansiyonları, başarıları neredeyse birbirinin aynı (Chen, 1979; Bulunduğu kaynak: Gardner, 1982, s. 305). Burada bu ikizlerin ben­zerliklerinden sadece birkaçı listelenmiştir.
Yukarda verilen örnek olaydaki ikizler, kalıtımın gelinimi etkilediğine tek örnek değildir. Hatta özdeş yumurta ikizlerinden farklı kültürlerde ye­tiştirilenlerde bile birçok benzerliğin bulunduğu gözlenmektedir.
Bu durumda, insanoğlunun tüm gelişim alanlarında kalıtım ve çevre­nin etkisi nedir?
Bu bölümde, önce kalıtımın gelişime katkısı ortaya konduktan sonra çevresel faktörlerin gelişime etkisi üstünde durulmuştur.
KALITIM
Yaşam babadan gelen spermin, annenin yumurtasını döllemesiyle başlar. Döllenen yumurtaya zigot adı verilir. Zigot tuzla çoğalarak insan or­ganizmasını oluşturur.
Kalıtım, gelişimi etkileyen önemli bir faktördür ve kalıtımın kapsamı­nı annenin yumurta ve babanın sperm hücrelerinde bulunan 23'er adet kromozom belirlemektedir.
Yumurta ve spermdeki 23’er adet kromozom birleşerek zigotun çekir­değindeki 46 adet Kromozomu ya da 23 çift kromozomu meydana getirir. Her kromozom, ana-babadan çocuğa geçecek özellikleri taşıyan 20.000 genin değişik kombinasyonlarla dizilişinden oluşmaktadır. Genler, deoksiribonükleik asit (DNA) adı verilen amino asitten meydana gelir. Çoğu saman DNA’ya “yaşamın özü” adı verilmektedir. DNA canlının tüm özelilikleri ve ilgili bilgiyi içerir. Yani, Organların oluşumu, diğer genlerin dü­zenlenmesi, organizma için yaşamsal öneme sahip olan enzimlerin salgı­lanması vb. DNA tarafından yönlendirilir,
Kalıtımın belirli kuralları olmasına rağmen, bir insanı diğerinden farklı Kılacak birçok faktörün değişik kombinasyonları söz konusudur. Yaşamı başlatacak olan her kadın yüzlerce yumurta, her erkek milyarlarca sperm üretir. Bu yumurtalardan ve spermlerden sadece birer tanesi zigotu meyda­na getirir. Her hücre ise yaklaşık bir milyon gen içerir. Ana-babadan geçen genler çok çeşitli şekillerde dizileceğinden, aynı ana-babadan sayısız kombinasyonda özelliklere, sahip çocuklar doğabilir. Ancak, aynı sperm ve yumurtanın birleşmesinden meydana gelen tek zigottan ikiz çocuk meydana geldiği takdirde çocuklar arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır.
Bazı özellikler, davranışlar ve koşullar kesin olarak genetik faktörlerle belirlenir. Örneğin; cinsiyet, tamamen kromozom düzeniyle belirlenir. Anne ve babanın üreme hücrelerin deki 23'er kromozomu birer tanesi cinsiyet kromozomudur. Yumurta hücresindeki cinsiyet kromozomu da­ima X‘dır. Sperm hücresindeki cinsiyet kromozomu ise ya X ya da Y dir. Spermde X kromozomu bulunursa, yumurtadaki X kromozomu ile birle­şerek ******n kız (XX) olmasını sağlar. Spermde Y kromozomu bulundu­ğu durumda ise, gene yumurtadaki X kromozomu ile birleşerek ******n cinsiyetinin erkek (XV) olmasına neden olur.
Genetiğin kuralları ve süreçleri çok karmaşık ve hızlı değişme göster­mekle birlikte, burada özetle temel birkaç noktaya değinilecektir:
1. Genler her insanın doğasına ve oluşumuna katkıda bulunur. Örne­ğin; göz rengi, saçının kalınlığı, rengi, bireyin zeka kapasitesi ve yaratıcı­lığı vb, genlerle belirlenir. Vücuttaki her hücre aynı genetik bilgiye sahip­tir. Ancak hücreler bu bilgiyi, gelişimin değişik zamanlarında ve değişik biçimlerde kullanır. Aksi takdirce, organizma tek bir organ yığını haline gelir, organların birbirinden farklılaşması sağlanamazdı.
2. İkinci önemli nokta; genotip ve fenotip arasındaki farklılıktır. Genotip ana-babadan kalıtımla getirilen tüm özellikleridir. Fenotip ise, bire­yin ortaya çıkan gözlenebilir özellikleridir. Bir genotipten, pek çok ferno-tip meydana gelebilir. Değişik fenotiplerin meydana gelmesinde doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası çevre etkilidir. Diğer bir deyişle, fenotip çevre tarafından belirlenir. Örneğin; zekânın sınırlan genotip tara­fından çizilir. Ancak gözlenen zekâ, gerek rahim idindeki çevre, gerek do­ğum sırasındaki olaylar, gerekse doğum sonrasındaki çevre tarafından be­lirlenir. Bununla birlikte ******n göz rengi kesin olarak genotiptir.
3. Üstünde durulması gereken diğer önemli bir genetik ilkesi de, bazı özellikler baskın (dominant), bazı Özellikler çekinik (resesif) tir. Örneğin; kahverengi göz. A,B ve AB kan grupları, yüksek tansiyon baskın özellikler­dir. San saç, mavi göz, düz saç çekinik özelliklerdir. Çekinik özellikler, an­cak her iki ebeveynde de benzer genler olduğu zaman ortaya çıkarlar. Bas­kın özelliktir ise, anne ya da babadan birinde bu genler bulunduğu takdirde ortaya çıkabilirler (Gardner, 1982).
Kalıtımın, gelişimin hangi alanlarında daha etkili olduğuna ilişkin tar­tışmalar süregelmektedir. Ancak, fiziksel ve zihinsel özelliklerde kalıtımın önemli rolü olduğu savunulmaktadır. Eşit miktarda ve türde yiyecek veri­len, anne-babası kısa olan çocukların büyük ölçüde kısa; anne - babası uzun olan çocukların da uzun boylu oldukları gözlenmiştir.
Araştırmacılar, zekânın bazı göstergeleri olan düşünme ve problem çözme gibi özelliklerin kalıtımsal olduğu konusunda hemfikirdirler. Reed ve Rich (1982) ana-babave çocukların ölçülen zekâları arasında yüksek ilişkiler bulunduğunu ve zekânın önemli ölçüde kalıtsal olduğunu ortaya koymuşlardır. Ergenlerin zekâları ile kendi ana-babalarının zekâları arasındaki ilişkiler, evlatlık alınan ergenlerle, evlat edinen ana-babaların ze­kâları arasındaki ilişkilerden daha yüksek bulunmuştur. (Sears ve Weinberg, 1983). Son olarak Simonten (1983), Avrupa kraliyet ailelerinin birey­lerini incelediği çalışmasında da benzer sonuçlara ulaşmıştır.
Ancak, kalıtımın psikososyal gelişim üstündeki etkisine ilişkin bilgile­rimiz henüz, çok daha az kesinlik göstermektedir.
ÇEVRE
İnsanın gelişiminin yönünü çizen kalıtımı açıkladıktan sonra, kalıtım­la getirilen özelliklere gelişme olanağı veren ya da sınırlandıran çevre fak­törleri üstünde durmakta yarar vardır.
Çevresel faktörler, doğum Öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası olarak incelenebilir. Spermin yumurtayı döllemesinden itibaren zigot, belli çevre koşullan içinde bölünmekte, çoğalmaktadır. Anne karnında bir tek hücre olan zigot, milyarlarca hücrelik bir organizma oluncaya kadar dölüt, embriyo, fetüs dönemlerinde uygun bir çevre içinde yaşamak durumundadır. Yaşamını sürdürmesi için, uterusta beslenme, dolaşım, boşaltım vb. yaşamsal faaliyetlerini gerçekleştirebileceği bir çevrenin olması gerektiği gibi; anne de yaşadığı ortamlara dikkat etmek durumundadır. Örneğin; annenin sigara dumanı olan tür çevrede yaşaması; yüksek gürültülü bir çevrede yaşaması, kaygılı ve mutsuz bir yaşam sürmesi, fetüsü büyük ölçüde etkilemektedir.
Doğum sırasında da, fetusün oksijensiz kalması, çeşitli travmalara maruz kalması, kordon dolanması vb. çevre faktörleri bebeğin olumsuz etkileyen, sınırlandıran faktörlerdir.
Doğum sonrasında ise, bebeğin içinde yaladığı aile yapısı, bireyler arasındaki ilişkilerin niteliği, ailenin sosyo-kültürel statüsü, daha ileri yaş­larda akran grupları, okul ve toplumdaki diğer kurumlar, bireyler, toplumun değerleri, normları ******n gelişimine yardım eden ya da onu sınırlandıran çevresel faktörlerdir.
Ana-Babanın Çocuk Yetiştirme Tarzları:
Aile içinde bebeğe yaş****** ilk yılında gösterilecek sevgi ve sıcak ya­kınlık, onun temel güven duygusunu kazanmasında önemli rol oynamaktadır. Ana-babanın gözlenen davranışları ve tutumları, ******n etkinliklerini cinsiyet rollerini, kısaca tüm kişilik, gelişimini etkilemektedir.

Her davranış için katı kurallar koyan, cezalandırıcı, istek ve dileklerin açıklanmasını engellemen sınırlandırıcı ana-babanın çocuklarının, kural­cı, otoriter, çocuklara karlı düşmanca davranan, despot, yetişkinlere karşı dirençli, yaratıcılıktan uzak olarak yetiştikleri gözlenmiştir. Aşırı hoşgörü­lü ana-baba tutumunun da çocukları duygusal bakımdan zedelediği, aşırı sınırlandırıcı ana-baba tutumu kadar zarar verdiği ortaya konmuştur.
Ayrıca aşırı uçlarda olan bu ana-baba tutumlarından başka, ******yla sınırlandırıcı, fakat sıcak etkileşimde bulunan ana-babaların çocuklarının utangaç, bağımlı ve daha az yaratıcı oldukları; aşırı hoşgörülü fakat düşmanca davranan ana-babaların çocuklarının da saldırganlık eğiliminde oldukları görülmektedir. Ancak, ana-babanın sınırlandırıcı davranışları, düşmanca bir tutumla birleştiğinde, çocukların saldırganlık eğilimle­ri kendilerine yönelebilir, hatta intiharlara neden olabilir (Becker, 1964; Kağan ve Moss, 1962; Radin, 1981; Zeigier, 19S1).
Ana-baba, ******n davranışlarım ne aşırı derecede kontrol edip kısıtlamalı., ne de ******n her istediği şeyi yapmalıdır. Tutarı ve güven verici bir tutuma sahip olmalıdır. Ana-baba, ******n uygun isteklerini, gücü ölçüsünde belli bir düzeyde özgürce yapmasına izin vermeli ve çocuktan beklentilerini de açıkça belirtmelidirler. Ana-baba, ****** aşırı derecede sınırlandırmadan, ancak tamamen de başıboş bırakmadan uygun bir denge kurarak girişimlerini desteklemelidirler.
Otoriter ve aşın derecede hoşgörülü ana-babalar, çocukların kişilik ge­lişimlerini olumsuz yönde etkilerler. Oysa tutarlı ve güven verici ana-baba, ******n davranışlarını yeteneklerine göre yönlendirirler. Çocuktan beklentilerini ve karşılaması gereken standartları açıkça belirtip çocukla demokratik bir ilişki kurarlar. Bu tutuma sahip ana-babaların çocuklarının daha bağımsız, kendine güvenen, dostluk kurabilen, ana-babayla kolay işbirliği yapabilen, kendine saygısı yüksek, başarıya güdülenmiş bireyler ol­dukları gözlenmiştir (Baumrind, 1980).
Sonuç olarak, ana-babanın çocuk yetiştirme tarzları, onların psikososyal, zihinsel, dil, cinsel, bedensel gelişimlerini büyük ölçüde etkilemekte­dir. Çocuğa karşı ana-baba tutumlarının dışında aile içindeki gerek ana-baba, gerekse diğer aile üyeleri arasındaki etkileşimlerin niteliği de ******n gelişimini önemli ölçüde etkilemektedir. Birbirleriyle sıcak, sevecen, saygı temeline dayalı ilişkiler içinde olan bir ailede, ******n tüm gelişim­leri beslenirken, huzursuz, çekişmeli, kavgalı bir ailede ******n gelişimi olumsuz: etkilenebilir.



Ailenin Parçalanması
Ailenin dağılması, boşanmalar, tüm çocuklar için sancılıdır. Acı verici­dir. Boyanmanın çocuklar üstündeki etkisi birçok faktöre bağlıdır. Bunlardan ilki ******n yaşıdır. Küçük yaşlarda çocuklar daha çok etkilenmekte hatta olaylardan kendini sorumlu tutmaktadır. Daha büyük çocuklar ise, boşanma olayım daha kolay kabul etmektedirler. Ayrıca, anne-babanın birbirleri ve çocuklarıyla olumlu etkileşimlerini sürdürmeleri, çocukların bu olayı zedelenmeden atlatmalarına yardım edebilir.

Çocukların Doğuş Sırası
Çocukun ailedeki doğuş sırası da gelişimini etkileyen önemli bir faktördür (Sutton-Smith ve Rosenberg, 1970). Değişik kültürlerdenelde edilen sonuçlara göre ana-babalar, ilk çocuklardan çok şey beklerler. İlk çocukların yüksek motivasyonlu, hırslı, başarılı, kurallara uyan, yüksek standartlı, organizasyon yeteneği olan bireyler olarak yetişmelerini beklerler. Bireyler bebeklikten itibaren bu sayılan birçok özelliği de kazanırlar (Booth, 1981; Snow 1981). Birçok ajanda başarılı olmalarına, yüksek entelektüel yetenek göstermelerine ve yüksek amaçlara sahip olmalarına rağmen, kendilerine güvenleri azdır. Çevrelerinde başkalarına ihtiyaç duyarlar. Ayrıca, ağrıya daha duyarlıdırlar. Kendi çocuklar daha temkinli ve tutucudurlar. Yetişkinlerin ilgi odağı olduklarından, kendi akranlarıyla ilişkilerinde güçlüklerle karşılaşabilirler ve yetişkinlerle birarada olmaya çalışırlar.
Sonuncu doğan çocukların özellikleri de ilk çocuklara benzeyebilir. "Ancak ilk doğanlar, genellikle erken olgunlaşırken sonuncular, uzun süre çocuksu kalabilirler ve ilk doğanlara göre daha çok ilgi çekmeyi başarabilirler (Segal ve Yahreas, 1979).
Ortanca çocuklar ise, eğer cinsiyet farkı vb. istenilen özellikleri ilgi odağı olamazlar. Büyük ve küçük kardeşlerin baskısı. Altında kalabilirler. Kendilerini ilk çocuklara göre daha az yetenekli görebilirler. Spor, sanat, vb. daha az akademik olan alanlara eğilim gösterebilirler. Çok fazla ilgi görmedikleri için, daha bağımsızdırlar. Akranlarıyla daha iyi ilişki kurarlar . Ortanca çocuklar genellikle daha kolay mutlu olurlar. Nazik ve kaygısızdırlar Başarı ile çok ilgili değildirler.
Ayrıca, ailenin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı, beslenme özellik­leri, yaşanılan bölgenin iklim yapısı, akranlarla ilişkiler, televizyon vb. di­ğer araçlar, öğretmenler, okul ve okuldaki diğer kişiler, kısaca ******n et­kileşimde bulunduğu tüm çevre ******n gelişimini hızlandırabilir yada sınırlandırabilir.


HORMONLAR
Salgılarını doğrudan kana akıtan bezlere iç salgı bezi adı verilir. İç sal­gı beslerinin salgılarına da hormondenir. İç salgı bezlerinin salgıları or­ganizmanın dengeli bir şekilde büyüme, gelişme ve çalışmasını sağlar. Herhangi birisinin salgısındaki yetersizlik ya da fazlalık diğer iç salgı bez­lerini de etkileyebilir Organizmanın dengesinin bozulmasına neden olur. İç salgı bezleri; hipofiz, epifiz, troid, paratroid, pankreas (yan İç salgı be­zidir), böbrek üstü bezleri, timüs ve cinsiyet salgı bezleridir.
Hipofiz, kafatasında bulunur; tüm salgı bezlerinin çatışmasını düzen­ler. Hemen bütün organların çalışmasını etkiler. Fazla salgı salgılaması devliğe, yetersizliği cüceliğe neden olur. Vücudun düzenli olarak çalışma­sı ve büyümesinde önemli rol oynar.
Troid salgı bezi, boğazın ön kısmında gırtlağın iki yanındadır. Salgıla­dığı hormona troksin adı verilir. Troksin, kemiklerin, kasların büyümesi­ne, sinir sisteminin, kan dolaşımının çalışmasına etki eder. Hipofiz ve cin­siyet bezlerinin salgılarıyla birlikte cinsiyet organlarının çalışmasına etki eder. Troksinin fazlalığı vücudun etkinliğini artırır, azlığı ise vücudun etkinliğini yavaşlatır. Kretenizm adı verilen beden ve zihin gelişimi geriliği­ne neden olur.
Paratroid salgı bezi troid salgı bezine bitişik dört küçük bezden oluşur. Bu bezin salgısı vücudun kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar. Kemiklerin gelişimini, sinir sistemini, kasların çalışmasını, kalp atışlarım, kanın pıh­tılaşmasını etkiler. Bu bezin az çalışması, kas ağrılarına, kemiklerin bozul­masına; fazla çalınması ise, sinirlerin körleşmesine neden olur.
Pankreas bezi, iki türlü salgı salgılar. Birisi mideye gönderilir. Diğeri insulindir ve kana gönderilir. Kandaki şeker miktarını ayarlar. Dolayısıyla gelişime etkide bulunur.
Böbrek üstü bezleri,her iki böbreğin üstünde bulunur. Salgıları, büyü­meye, cinsiyete etki eder ve vücudun duyguların yoğunluğundan korun­masını sağlar. Duygusal gelişimle yakından ilişkilidir.
Cinsiyet salgı bezleri, kadın ve erkekte cinsel gelişimi sağlar ve cinsel yaşamı sürdürmeye etkide bulunur.
Sonuç olarak, hormonları salgılayan iç salgı bezlerinin çalışması, organizmasının büyümesi, gelinmesi bir başka deyimle, bireyin dengeli olarak yaşayabilmesinde etkilidir.
Ancak iç salgı bezlerinin çalışması gerek kalıtım, gerekse beslenme, ya­şama biçimi, stres vb. gibi çevresel faktörlerden etkilenmektedir. Örneğin; Van Prag (1978), kalıtımsal oyan hipofiz salgısındaki anormallikle, akıl hastalarının depresif davranışları arasında ilişki olduğunu ortaya koymuş­tur. Ayrıca araştırmacılar, davranışların ve beyindeki düşüncelerin de hormon salgılanmasında değişmeye neden olduğunu saptamışlardır (Gibson , 1988).
Özette, gelişimi, kalıtım, ve çevresel faktörlerin etkileşimi belirlemektedir. Kalıtım yoluyla getirilen gizli güçlerin, ortaya çıkabilmesi, gelişebilmesi, çoğu zaman uygun çevresel olanakların sağlanmasıyla mümkündür.
AKTİF ÖĞRENME
Prof. Dr. Kamile ÜN AÇIKGÖZ
Aktif öğrenme düşüncesi yeni değil. Yüzyılın başından beri çeşitli yazarlar tarafından zaman zaman dile getirilmiş. Örneğin, Montessori (Lillard 1972) öğrencilerin neyi öğrenmek istediklerine kendilerinin kara r vermesi n i tavsiye etmiş, Dewey bilginin öğrenci tarafından keşfedilmesine önem vermiştir. Bu düşüncelere çok değer verilmesine karşın; aktif öğrenme kavramdın gelişmesi, ona yeni anlamların yüklenmesi, bu düşüncelerin doğruluğuna ilişkin ampirik kanıtların toplanması ve onların yaşama geçirilmesi son on yıl içinde olmuştur. Şu anda gelişmiş ülkelerde aktif öğrenme ile ilgili araştırma ve uygulamalar hükümetlerin desteklediği geniş ölçekli projeler halinde yürütülmektedir.
Aktif öğrenmenin bu kadar ilgi görmesinin başlıca nedenleri şunlardır:
1-Kendi öğrenmeleri hakkında söz sahibi olmak öğrencileri güdülemektedir. (De Charms.1985)
2-Bilgi birikiminde çok hızlı değişmeler olduğu için varolan bilgi ve becerileri kazanmanın yanısıra öğrenmeyi bilen meslek sahipleri diğerlerinden daha başarılı olmaktadır. Bu nedenle aktif öğrenme ile öğrenmeyi öğrenme birleştirilmiştir. Çünkü aktif öğrenme, öğrenciler onun nasıl yapılacağını biliyorlarsa gerçekleşebilir.
Bu makalede aktif öğrenmenin temel düşünceleri, öğretime yansıması, etkililiği ve önündeki engeller üzerinde durulmaktadır.
Aktif Öğrenme Nedir?
Aktif Öğrenme (a) öğrenene öğrenme sürecinin çeşitli yönleriyle ilgili karar alma fırsatlarının verildiği ve (b) öğrencinin öğrenme sırasında zihinsel yeteneklerini kullanmaya zorlandığı bir öğrenme sürecidir. (Robert ve Simons). Dikkat edilirse burada vurgulanan öğrencinin ilgili kararlar alması ve düşünmenin aktifleştirilmesidir. Aktif öğrenme anlayışına göre öğrenmenin nasıl gerçekleştirileceği, ne kadar öğrenildiği ve öğrenmeyle ilgili eksiklerin neler olduğu gibi kararları öğrenen almalıdır. Gereksinim duyduğu zaman öğretenden yardım isteyebilir ancak bu konuda düşünmesi gereken ve sorumluluk taşıyan öğrenendir, insanlar bunu yapabilecek kapasitededir. Araştırmalar da bu görüşü desteklemektedir. Örneğin, etkilice öğrenen deneklerin ne zaman stratejik davrandıklarının ne zaman davranmadıklarının farkında oldukları ortaya çıkarılmıştır (Garner, 1990).
Aktif öğrenme konusunda dikkati çeken bir başka nokta aktif öğrenmenin “öğrenmeye aktif katılım”ı aşan bir kavram olmasıdır. Aktif öğrenme için aktif katılım gerekli, ancak yeterli değildir. Aktif Öğrenme, aktif katılımın göstergeleri olan soru sorma, açıklama yapma vb. davranışların yanısıra öğrenme sürecini planlama, gözden geçirme gibi etkinlikleri de içermektedir.
Ayrıca bazı durumlarda aktif öğrenmenin yanlış anlamalara yol açtığı görülmekte ve konuları öğrencilere paylaştırıp onlara anlattırarak aktif öğrenmenin uygulandığı düşünülmektedir. Bunun aktif öğrenme olduğu söylenemez. Tam tersine öğretmenin yapması gereken bir işi bu konuda yeterli bilgisi olmayan öğrencilerin yapması verimi düşürmektedir.
Bu noktada aktif öğrenmenin temelini oluşturan başlıca düşüncelere bir göz atmanın aktif öğrenmenin ne olduğunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağı düşünülmektedir.
Aktif Öğrenmenin Temel Düşünceleri
Öğrenen, Öğrenme Sürecinin Aktif Bir Öğesidir
Aktif öğrenme düşüncesinin yayılmasındaki gecikmenin nedeni yüzyılın başından beri psikoloji ve eğitim bilim alanlarında davranışçılık akımının egemen olmasıydı. Davranışçılık akımına göre öğrenme, uyaran-tepki bağının oluşması ve bu bağın pekiştireçlerle güçlendirilmesi süreci olarak ele alınmaktaydı. Davranışçı öğrenme kuramları; aç bırakılmış ya da bir labirente kapatılmış güvercin, rat, kedi vb. hayvanlar üzerinde yapılan deneylere dayanmaktaydı. Bu deneylerin çoğunda ilgili uyarana doğru tepkiyi gösteren hayvanlar içinde bulundukları zor durumdan kurtulmakta ve gösterdikleri tepki pekiştirilmekteydi. Bir başka deyişle bir dahaki sefere o uyaran karşısında o tepkiyi gösterme olasılığı artmaktaydı. Uzun yıllar insan öğrenmesi de bu yaklaşıma göre açıklanmıştır.
Bu yaklaşımın en büyük eksiği yalnızca öğrencinin edimi üzerinde durulması, edimin nedenleri, uyaran-tepki bağı oluşurken olup bitenler üzerinde durulmamasıydı. Davranışçılar öğrenmenin gözlenemeyen kısmı ile ilgilenmiyordu. Öğrencinin anlayıp anlamadığı da pek dikkate alınmıyordu.
Çünkü öğrencilerin öğrenme sürecinde kendilerine aktarılan bilgileri pasif olarak alan öğeler olduğuna inanılmaktaydı. Buna göre, öğreticiler öğrencinin neyi, ne zaman ve nasıl öğreneceğine karar verir ve genellikle onların sessiz, pasif durdukları bir süreçte onlara bildiklerini aktarırlardı. Daha sonra yapılan sınavlarda öğrenciden kendisine aktarılanları tekrarlaması istenirdi. Bunun altında yatan düşünce, anlatılanların öğrencilerce, anlatıldığı biçimde anlaşıldığının varsayılması idi. Oysa son zamanlarda bilişsel anlayışla gerçekleştirilen öğrenme araştırmaları bunun böyle olmadığını ortaya çıkarmıştır (Huber,1997; Johnsonjohnson ve Smith.1991; Marzano,1992). Herşeyden önce bir hayvan kapatıldığı labirentin içinde fazla düşünmeden dönüp durabilir, ama insan labirentten nasıl çıkacağını planla***** hareket eder. Bu öğrenme için de geçerlidir. Bu gelişmeler sonucunda aktif öğrenme anlayışı popüler olmuştur. Bu düşünceyi açıklığa kavuşturabilmek için çeşitli araştırmalarda yapılanı deneyelim ve şu cümlelere bir göz atalım.
“Onu yükseltmek zor bir iş. insanın bazen yerlere kadar eğilmesi bazen ayaklarının ucunda yükselmesi gerekebiliyor Ancak onun yükseldiğini görmek insana müthiş bir zevk veriyor..”
Bu cümleleri ilk kez duyan kişileri yukarıdaki paragrafın neden bahsettiği sorulduğunda, “bir insanın yetişmesi”, “insan onurunun yükseltilmesi”, “bir yere ulaşma istenci” vb. yanıtlar alınmıştır. Hatta bir yüksek lisans öğrencisi bu cümlelerin kendisine kitaplık yerleştirmeyi hatırlattığını söylemiştir. Oysa yukarıdaki cümleler uçurtmalarla ilgili bir metinden alınmıştır.
Aynı dili konuşan insanların üç cümleden böyle farklı anlamlar çıkarması ve farklı yorumlar yapması bize öğrenme malzemesini, pasif olarak almadığını ve kendine özgü bir biçimde işlediğini göstermektedir.
Bilişselcilere göre öğrenen yeni duyduklarını gördüklerini öncekilere ekler. Bilgiyi örgütleyerek, sınıfla*****, hipotezler geliştirip onları sına***** ve yorum yaparak işler. Sonunda gerçekleşen öğrenme, öğrencinin bilgiyi işleme yöntemlerinden ve önceki öğrenmelerinden etkilenmektedir. Öğrenen yalnızca strateji kullanmada değil, yeni bilgileri öncekilerle ilişkilendirmede de etkindir. Öğrenenler varolan şemaları kullanarak yeni bilgiyi yapılandırır.
Öğrenme Birikimli Bir Süreçtir
Biraz önceki deneyden çıkarılabilecek bir başka sonuç da öğrenmenin birikimli bir süreç olduğudur. Dinlenen cümlelerden farklı anlamlar çıkarılmasının nedeni kişilerin geçmiş yaşantılarındaki farklılıktır. Örneğin, yukarıdaki cümleleri duyunca kitaplık yerleştirmeyi anımsayan Yüksek Lisans öğrencim bir gece önce kitaplığını düzenlemişti.
Buna yol açan etken öğrenilenlerin bellekte şemalar halinde saklanmasıdır. Şema ise belli bir konuda bireyin sahip olduğu bilgilerin tümüdür. Ancak bu bilinenlerin basit bir toplamı değildir. Tersine öğreneni düşündüren dinamik yapılardır (Anderson, 1984). örneğin, okuduğunu anlama sürecinde öğrenen önceki bilgilerini ve varolan şemaları kullanarak öğrenme malzemesini yeniden yapılandırır ve yenilerle eskileri ilişkilendirerek anlamlar çıkarır Örneğin Recht ve Leslie'nin (1988) araştırmasında okuyup anlaması kötü ancak basketbol hakkında bilgisi olan öğrencilerin; basketbolle ilgili bir parçayı okuyup anlamada, okuyup anlaması iyi ancak basketbol hakkında bilgisi olmayanlar kadar iyi edim gösterdikleri saptanmıştır. Bu araştırma ön öğrenmelerin sonraki öğrenmeler üzerinde ne kadar etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Şu anda birikimin öğrenme sürecindeki rolü, ön öğrenmelerin kullanımını engelleyen (ön öğrenmelerin düzensizliği, içsel bilgiye ulaşamama vb.) etkenler incelenmekte ve buradan elde edilen bilgilerle öğrenme sürecinin etkililiğinin nasıl artırılacağı araştırılmaktadır.
• İşbirlikli öğrenme
• Keşfederek öğrenme
• Kavram haritası
• Vızıldama
• Akvaryum
• Yönetici drama
• Dört köşe
• Tereyağı-ekmek
• Sandviç
• Problem çözme
• Örnek otay inceleme
• Eğitimsel oyunlar
• Araştırma yoluyla öğrenme
• Quatro
• Rulman (Ball-bearing)
• Soru-cevap
• Tartışma vb.
Bu teorik bilgilerden sonra kullanılan yöntemlerden bazılarını tanıtmaya çalışacağız Uygulanan 40'dan fazla yöntem vardır ve her gün sayı artmaktadır. Burada uygulamak isteyenleri bekleyen en önemli tehlike işi çok hafife alarak hemen herkesin bazı bilgileri edinmesinden sonra bu yaklaşımı uygulayabileceğini zannetmesi; bir ön eğitim olmaksızın, hatta rehber aracılığı ile ilk uygulamaların desteklenmesi gerçekleştirilmeden uygulamaya hemen geçilmesidir. Karşılaşılacak bazı başarısızlıklar yaklaşımın kötülenerek bir yana itilmesi ve geleneksel uygulamaya dönülmesine yol açabilir.




SANAT
Sanat Nedir?
Bir düğmeye basit bir dokunuşla, zaman ve mekânı birkaç yüzyıl kısaltabilecek güce erişen insan düşüncesi, yepyeni ve şiddetli korkuları da beraberinde getirdi. Bilim, endüstri, teknik ve politika alanında meydana gelen birbirine bağlı ve sürükleyici gelişmeler, toplumlara özgürlük getirdiği kadar, huzursuzlukları da arttırdı. Özellikle 1945 sonrası, insanların gökyüzüne tırmanışları, yeryüzündeki büyük sermaye hareketleri, insana yakışmayacak katliamlar, endüstriyel ve teknik gelişmeler, şiddetli ve yıpratıcı korkuları da beraberinde getirdi. Bütün bunlar, bugünkü insanın sanata bakış tarzını da biçimlendiren gelişmelerdir.
Günümüzde, insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunlara çözüm olabilecek alanlardan biri de sanattır. İnsan duyarlığının karmaşık ürünleri olan ve daima insan özgürlüğünün hakkını arayan sanat eserleri, bazı kalıpları sürekli olarak zorlayıp aşar, onların nitelik olarak daha üstün ve yoğun yeni seviyelere ulaşmasını sağlar.
Tolstoy, "İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı" der. İnsan, nasıl duymaya, düşünmeye başladığı andan itibaren kelimenin gerçek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren, gerçekten tarih sahnesine çıkmış olur. Sanat; din ve felsefe gibi, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran bir teneffüs anı gibidir. Sanatta güzeli, bilimde doğruyu arayan insan ruhu ve zekâsı, aslında kendini aramaktadır. Din, felsefe, bilim, sanat ve hatta teknik gibi alanlar, birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her sanat eseri, var olan bir şey ile, bir nesne ile ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir veya bir insan görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu, belli olayların simgelenmesidir. Bir şiir ya da müzik parçası, ya tabiattan ya da insan ruhundan, insan duygularından bir anlatımdır. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği varlığın bilgisi, sanatın öz konusunu oluşturur.

Bugün Türkçe'de, iyi yapılan her iş için «sanat» kelimesi kullanılmaktadır. Türkçe'deki “sanat” kelimesi, kapsamı bakımından, pek çok oluş ve nesnelere ilişkin durumu içine almaktadır. Bugün, hiç şüphe duymaksızın en yaygın biçimde kullandığımız «sanat» kelimesi, etimolojik bakımından Osmanlıca'ya dayanmaktadır. Osmanlıca'nın kelime kaynakları olan Arapça ve Farsça'da, sanat kavramını ifade etmek için kullanılan durumu oldukça farklıdır.
Sanat kelimesi Arapça'da amel, iş yapma anlamlarını veren «san'a» kökünden gelmektedir ve yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle sürdürülen marangozluk, duvarcılık gibi meslek dallarını kapsamaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime Arapça'da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı işleri anlatır. Bugünkü Türkçe'de kullandığımız «sanat» kelimesi, Osmanlıca'da bir değişiklik geçirmiş, yeni kazandığı anlam ve muhtevayla birlikte benimsenmiştir.
Bir an için, karmaşık yapısını, ilgili olduğu pek çok kavramı bir yana bırakıp, sanatı " insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araç " olarak kabul edebiliriz. Bugün Türkçe'de iyi yapılan her iş için "sanat" kelimesinden yararlanıp; "askerlik sanatı", "güzel konuşma sanatı" gibi kalıpları tekrarlar dururuz. O halde, yapılan bir iş veya hareketin, güzel, gelişmiş ve etkileyici bir biçimde görünmesi, onu bir sanat olarak tanımlamamıza sebep olmaktadır. Bu, şu demektir; insan yaptığı işi yüceltebildikçe, ona bir parıltı katabildikçe, sanat olgusuna biraz yaklaşabilmiş sayılır. Yani sanatın ayırıcı özelliklerinden biri, onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır. Sanatı bazen, şöyle de tarif ederler: "İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı" . Bu, yüzlerce tariften yalnızca bir tanesidir.
Halk arasında "sanat" kelimesi; "insanların ihtiyaçlarından birisinin karşılanması konusunda öğretilen ve yapılan iş" anlamında kullanıldığı gibi, "ustalık, hüner, marifet" anlamında; "Bu işte sanat vardır; kolay değil o da bir sanattır." şeklinde de kullanılmaktadır. Maddi fayda gözeten sanatlardan ayırabilmek için "GÜZEL SANAT" kavramı içinde, sanat'ı şöyle tanımlamak mümkündür: "İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir."
Sanat nedir, ne işe yarar?
Bitmeyen bir tartışma: Sanat nedir, ne işe yarar, yüksek sanat-popüler sanat ayrımı var mı? John Carey: Herhangi biri bir şeye sanat diyorsa o sanattır. Bülent Erkmen: Sanat bir işe yaramaz...
31/07/2005 (3292 kişi okudu)
İSTANBUL - Sanat nedir, ne işe yarar? Bir şeyin sanat olup olmadığına kim, nasıl karar verir? Bunun birtakım olmazsa olmaz ölçütleri var mıdır? Sanat bizi daha iyi insan yapar mı? 'Yüksek sanat', 'popüler sanat' diye bir ayrım yapılabilir mi? Oxford Üniversitesi'nden Prof. John Carey'in İngiltere'de yayımlanan 'What Good Are the Arts?' (Sanat Ne İşe Yarar?) kitabı, sanat tarihi kadar eski bu tür soruları bir kez daha gündeme getirdi. Milliyet Sanat dergisi de ağustos sayısında bu soruların cevabını arıyor.
John Carey'in kendi sanat tanımı tartışma yaratacak cinsten: "Herhangi biri bir şeyin sanat olduğunu söylüyorsa o sanattır." Bu anlamda John Carey, yüksek sanat -popüler sanat ayrımı da yapmıyor.

Milliyet Sanat'ın görüşüne başvurduğu Prof. Ünsal Oskay ise sanatı "İnsanın 'herhangi bir insan' olmaktan kurtulma, birey olma; 'kişi' olmaktan, kitle toplumunun edilgin bir birimi olmaktan kurtulma çabasıdır" şeklinde tanımlıyor. Sanatın bir tartışma, karşı çıkış, insanın ifade alanını genişletebilmek için açılmış en eski, en sürekli, en şiddetli başkaldırı olduğunu belirten Prof. Hüsamettin Koçan, Carey'in yaklaşımını günümüzde kaybolan öznenin, bu kayboluş içindeki dünyasına bir onayı olarak görüyor. Prof. Koçan'ın sanat-yarar konusundaki yaklaşımı ise "Sanat boş sofraları doldurmayabilir ama boş sofralara karşı hep itirazı olmuştur" şeklinde...
The Observer gazetesine bu konuda görüş belirten yazar Hari Kunzru, öncelikle, sanatın herkesi mutlaka iyi insan yapmayacağını söylüyor. "Aynı zamanda hem sanatsever hem sadist bir katil olunabileceğini biliyoruz" diyen Kunru, örnek olarak da bir yandan çello süitlerini dinleyerek duygulanan, gözyaşı döken ama diğer yandan başka insanları ölüme gönderen Nazi kumandanını gösteriyor. Üstelik Nazi komutanının durumunu 'yüksek sanat'/'alçak sanat' ayrımıyla açıklıyor: "Yüksek sanat eşittir sanat artı güç. Bach sevginiz sizi üst sınıf bir insan yapıyor, diğerleri Bach'ı takdir edemedikleri için daha alt tabakadır, dolayısıyla onları öldürebilirsiniz. Bana göre yalnızca iyi ve kötü sanat vardır ve aradaki farkı da izleyicinin belirleyeceği konusunda Carey'e katılıyorum. Eğer sadece bir gıcırtı sesi duyuyorsam Çello süitleri benim için sanat değildir."
Yazar Jeanette Winterson'a göre de 'alçak sanat-yüksek sanat' yok, gerçek olan ve olmayan var. Oyun yazarı David Hare, sanatı "Nerede ve ne zaman sergilendiğine göre izleyene farklı şeyler ifade eder ve dünyaya bakışınızı değiştirir" diye tanımlıyor. İngiliz eleştirmen Matthew Collings'e göre sanat kesinlikle bizi daha iyi insan yapar.
Sanatın işlevi noktasında Bernard Shaw'ın 'Sanat varolmasaydı, gerçeğin kabalığı katlanılmaz kılardı dünyayı' sözüne atıfta bulunan fotoğraf sanatçısı Şakir Eczacıbaşı'nın yüksek sanat-popüler sanat ayrımına yaklaşımı şöyle: "Popüler sanat 'kötü ürünler ortaya koyan insanlara takılan bir taçtır. Gerçek sanatçı popüler olmak için bir şey yaratmaz." İngiliz sanat eleştirmeni Matthew Collings ise 'yüksek sanat'ın tartışmasız üstünlüğüne inananlardan. Collings "Yüksek sanat popüler sanattan daha mı değerlidir? Elbette öyledir, onun için ona 'yüksek' sanat deriz zaten. Altın da sudan daha değerlidir, çünkü daha az bulunan bir şeydir. Nadir olan şey daha değerlidir" diyor.


Radikal gazetesi sanat eleştirmeni Ahu Antmen, sanatın ne işe yaradığı sorusunu "Sanat aslında, insanın kendisine, yaşadığı topluma dair en azından bir soru işaretini şekillendirebilmesine katkıda bulunabiliyor, her anlamda daha yaratıcı olabilmesinin yolunu açabiliyor. Dada ve diğer bütün avangartları bu bağlamda düşünerek gerçekte yoğun bir toplumsal bilinçten hareket ettiklerini görebiliriz. Öte yandan, bazen de yalnızca duygulandırıyor insanı sanat, ne bileyim ağlatıyor, güldürüyor, o da az şey mi?" şeklinde yanıtlıyor.
Tasarımcı Bülent Erkmen ise sanatın bir işe yaramadığını savunanlardan:
"Sanat bir işe yaramaz, sanat yararlanmak niyetiyle tüketilecek bir şey değildir, bir yararının olmaması, gereksiz olması onu sanat yapar, sanat yararsız ve gereksiz olanla ilişki kurma, kurabilme halidir."

Doğan Hızlan, "Sanat her şeye yarar. Yararlanmasını bilene elbette" derken tasarımcı Naz Erayda'ya göre sanatın tanımı kısa ve net: "Sanat, halüsinasyon görmektir, duyarlılık yaratır." Prof. İhsan Derman ise herhangi bir şeyin sanat olup olmadığını tespit etmenin kimsenin harcı olmadığını düşünüyor. Derman: "Tartışmanın kritik noktası, bir şeyin ne kadar 'iyi' sanat olup olmadığını ölçmek olabilir ki, bu da yüksek/popüler sanat gibi ayrımlar yapmaktır. Bu tip ayrımların sanatta varolması mümkün değildir."
Sanatın dünyayı nasıl yaşanılır kıldığını belki en güzel yazar Jeanette Winterson'ın sözleri anlatıyor: "Sanat bizi daha iyi insan yapar, çünkü bize alternatif bir değerler sistemi sunar. Kapitalizme karşıdır. Sanatı Hong Kong'dan ucuza satın alamazsınız, laboratuvar ortamında ya da hormonlusunu yetiştiremezsiniz. Bir 'deadline'ı yoktur ve bankaya yatırılamaz." (Kültür Sanat)

Sanat üzerine düşünceler
Dünyada yaşayan her insanın kendine özgü yaşantısı ve düşlerinde, alternatif sonsuz yaşantılarının olmasının olağanüstülüğü hayranlık uyandırır. Dünya içinde bambaşka dünyaları barındırır. İnsanların düşlerinden, yaşantılarından, çevrelerindeki olaylara karşı tutumlarından, sorgulamalarından, araştırmalarından, düşüncelerinden, duygularından, sezgilerinden, içindeki sevgiden yola çıkarak kendini ifade etmesindeki ve bunun dünyayı, diğer insanları zenginleştirmesindeki büyülü güce yani sanata şaşırmamak ve saygı duymamak mümkün değildir.
Kişi diğer insanların içlerinden gelenleri ve güçlü iç varlıklarının arayışları sonucu ortaya koydukları samimi, öz ürünlerden faydalanarak ruhunu geliştirebilir. Doğadaki seslerden yola çıkarak fark edip özümsediklerine kendi ruhundan katıp sonsuz olasılıklardan uyumlu melodiler yakalayan müzisyenleri dinlemek, milyonlarca görüntü ve yaşantı arasından kendi farkındalığıyla seçtiklerini yansıtan, nesneler arasındaki gizli ilişkileri ve benzerlikleri ortaya koyan ressamların eserlerini, yönetmenlerin filmlerini izlemek, insanların ruhlarınınn derinliklerine inen, onların kendileriyle, çevreleriyle olan ilişkilerini yansıtan yazarların kitaplarını okumak yaşamın anlamını güçlendirir ve yaşamı zenginleştirir. Samimi bir şekilde, disiplinli çalışma sonucu kozmosun ve insanın derinliklerinden yola çıkarak ortaya konan bu üretimler aynı zamanda duyguların gelişmesini, fark edilemeyeni, görünmeyeni keşfedebilmeyi de sağlarlar.
Sanat sanat olması bakımından önemlidir. Kendi kendisinin amacıdır. Başka anlamları ve görevleri üzerinden silkeler. Başka idealler uğruna araç olarak kullanılmaya karşı çıkar.bir anlamda bireyseldir. Ve hizmet anlayışı yoktur.
Sanat gerçek dünya tarihinin de bir parçasıdır. Sanatı insanlar ortaya koyduğuna göre insanın da tarihinden ayrılmaz. Felsefe, bilim, sosyoloji, psikoloji, fizik, edebiyat ve insanı çevreleyen her şey sanatın içinde yer alabilir. Bütün bunları kendi potasında değerlendirebilenler ortaya bir takım eserler çıkarabilir.
Sanat zevk vermekten öte gerçek bir mutluluk duygusu vermelidir. Zevk ve keyif almak geçici durumlardır. Güzel olan hoşa gider ve sorgulanmaz. Anlamlı olması gerekmez. Oysa derin bir mutluluk duymak ender olan ve pek az şey karşısında hissedilendir. Bunun için alan tarafın da çabası gerekir.
Sanatın dışında olan ve onu yadsıyan kişi hayatın da dışındadır. Yaşadığını sanır ama içinde hep bir eksiklik vardır. Sadece maddeye yönelik somut tutumlar verimsiz kuru bir toprak gibidir. Onu canlandırarak hayat verecek olan su sanattır.
Sanat bilim gibi gerçeğin ve doğruluğun peşinde değildir. Sanatta sezgiler ve duygular düşünceden ve doğruluktan daha önemlidir. Sanat gerçeğin yorumunun peşindedir. Aynı zamanda kendi gerçeğini ortaya koyar. Yaşamın anlam kazanmasında, insanın kendisini ve içinde bulunduğu evreni tanımaya çalışmasında yol göstericidir. Ama bununla kalmaz, yaşamı ve gerçeği de değiştirir.
Sanat yaşamdan ayrılmaz. Her şeye sinmiştir. Sanat ve yaşam birbirinin içinden çıkar. Sanatçının nesneye bakışı ve onunla ilgili fikirleri önemlidir. Özgün düşüncesi, anlamlandırması ve bunu ifade etme şekliyle farklılığını gösterir. Nesnenin açığa çıkmamış yanlarını ortaya koyar. Gizli olanın örtüsünü kaldırmaya çalışır.
Her sanatçı kendi algıladığı şekliyle gerçeğin yorumunu sunar. İnsanı zenginleştiren, olasılıkların çokluğu ve çeşitliliktir. Dünyanın içinde milyarlarca dünya ve onların içinde de sonsuz dünyalar. O nedenle birbirlerinin tekrarıymış gibi görünse de yansıtılanlar sonsuzdur. Benzerlikler bile kendi içlerinde farklılıklar barındırır. Ancak bütün bölünmüş olanlar tek bir bütüne ulaşmak içindir.
Resim yapmak için yetenek, ilgi, eğitim, teknik bilgi ve çok çalışmak gereklidir. Ancak bunlar yeterli değildir. Geçmişteki ustaların yapıtları ve çağın gelişmeleri takip edilmeli, çevreyi, insanları,doğayı, olayları iyi gözlemlemeli ve daha önce söylenmemişi, fark edilmemişi yakalayıp ortaya konmamış bir tarz edinebilmeli, üslup oluşturabilmelidir. Doğada yer alan ağacı diğerleri gibi resmetmek değil kendi algılarından ve imgelerden yararlanarak yeni bir bakış katıp öznel olduğu kadar nesnelleştirebilmelidir. Resmin kendi içindeki ışık, renk, çizgi, leke, biçim öğeleri bir kompozisyon olarak bütünlük içinde ve dengeli bir şekilde verilmelidir. Resim mesaj vermek zorunda değildir. Kendi içinde uyumu yakalayabilmelidir.
Sanat eserini anlayabilmek ve değerlendirebilmek için sadece sezgiler ve çağrışımlar yeterli değildir. Bilgi de gerekir. Sanat eseri tek başına ele alındığında, sadece kendisinden yola çıkılarak değerlendirildiğinde yeterince anlaşılamaz, eksiz bir şeyler kalır. Sanatçının yaşantısı, içinde bulunduğu toplum, ülke, sosyal yapı, dönem, çevresi, ruh durumu, yaşadıkları o eseri oluşturmada kaçınılmaz olarak önem taşırlar.
Sanatçı ortaya koyduğu nesneyle -sanat yapıtı- kendi kurtuluşunu aramaz. Aksine onu oluştururken kendi içinde kaybolur, daha da derine ve karanlığa yol alır. Hiç bitmeyen bir arayışı vardır ama içinden çıkılamayan durumun da farkındadır. Gerçek sanatçı huzura ulaşamaz.
Sanatçının üretimi tektir. Tıpkı bugüne kadar bir benzeri daha yaratılmamış insan gibi. Yüzyıllardır dünyaya gelen milyarlarca insanın birbirinden farklı olması gibi. Sanki yeni formlar ortaya koyar, eskileri tekrarlamaz ya da olanı değiştirir ve farklılaştırır.
Sanatçı evren karşısındaki şaşkınlığını, hiçlik, güzellik ve onunla birlikte ölüm korkusunu coşkun bir şekilde kendini sezgilerine bırakarak bitmek bilmeyen bir çabayla ifadelendirmeye çalışandır.
Sanatçı sadece hoşa giden, estetiğe yönelik keyif alınabilecek ürünler değil sarsıcı, çarpıcı, şaşırtıcı ve bir o kadar da düşündürücü eserler de ortaya koyar. Sanatın tek amacı güzelliği yansıtmak ya da mesaj vermek değildir, olmamalıdır da.
Sanatçılar üretimleriyle bireysel kaygılarını, farkındalıklarını, toplumsal sorunları ve çıkmazları ortaya koyup insanlarla paylaşırlar ve onların da düşünmesine, kendileriyle ve çevreleriyle olan iletişimlerini sorgulamalarına ve daha iyiye, daha kaliteli olana ulaşabilmek için çareler üretebilmelerine katkıda bulunurlar. Aynı zamanda farkına varılamayanları çağrışımlarla göstermeye çalışırlar ve görünür kılarlar. Ancak sanata ve üretilenlere sadece böyle bir anlam yüklemek de doğru değildir. Sanatın görevi olması gerekmez. Sanat ve hayat içinde sonsuzu barındırır. Sanatçı kendi algıladıklarını, gerçeği yorumlamasını, hayallerini, kurgularını, gerçek dışını, duygu, düşünce, gözlem ve görüşlerini belli bir malzeme ve teknikle -araç-, bir tarz içinde yansıtırken alımlayıcıdan önce en iyi ifade şeklini düşünür. Kaygısı insanların ne alabileceği değil içinden akıp gidenleri yakalayabilmek ve bunu paylaşabilmektir.
Dünyada insanlar maddeyle sınırlandırılmışlardır. Van Gogh’un güneşine girip Dionysos’un peşine takıldıklarında bu sınırlardan kurtulabilir ve sonsuzluğun tadına varabilirler. Sınırları kaldırandır sanat ve coşku. Coşkuyla kendinden geçişle doğayla bütünleşme, kendi dışına çıkma ve kendini kaybetme isteği içinde olma yaşama karşı sevinç duygusunu getirir ve sanatsal üretimlere neden olur.
Dünyaya geldiği andan itibaren insan bir oyunun içinde yer alır Zamanla başkalarının oyunundan çıkıp kendisininkini oluşturur. Amaçsız ve çıkarsız olarak sadece eğlenmek için oynar oyununu farkında olmasa da. Sanat da çıkarsızdır ancak yalnız ortaya koyanın değil de başkalarının da hoşuna giden anlamlı bir üretim oluşturulmasına yol açtığı için oyundan farklıdır ve üstündür. Herkes kendi oyununu oynamak da özgürdür sanatsal bir nitelik taşımasa da.
Resim sanatı prehistorik dönemlerden günümüze kadar gelir. O zamandan bugüne insanın teknolojik gelişmeler sonucu geldiği noktada sanatta pek çok aşamalardan, dönemlerden geçmiştir. Sanatın her alanında biçimsel üslupsal değişimler olmuştur. Resim sanatı hiç ara vermeden toplumlara göre bölgesel farklılıklar göstererek kimi zaman daha çok kimi zaman daha az önemsenerek bugüne ulaşmıştır. Resmin yapıldığı malzeme ve kullanılan teknikler değişiklik gösterse de hep bir şeyler anlatılmak, tasvir edilmek istenmiştir.
20. yy başlarında resim sanatında modernizm başlamıştır. Resmin o ana kadarki gelişiminde figüratif ve natüralist sanatta her şey denenmiştir. Sonunda figürsüz, soyut sanata, resmin biçimsel sorunlarının araştırıldığı noktaya gelinmiştir. Konu biçimsel öğeler olmuştur. 19. yy’a kadar üsluplar uzun zaman dilimleri içinde geçerliliğini korurken 19 yüzyılla birlikte süreler azalmış, 20. yy’a gelindiğinde ise en aza inmiştir ve üsluplar artmıştır. Günümüzde ise bireysel sanatçılardan söz edebiliyoruz. Ressamlar belli üslupsal gruplaşmalar içinde değildir. Olsa bile çok az ve sınırlı kalmıştır. Yaygınlık kazanmamıştır.
Teknolojik gelişmeler sonucu iletişimin kolaylaşmasıyla görselliğin önem kazanması sanatta farklı eğilimlere neden olmuştur. Mesela felsefeyle ilgili olan ve düşünceye dayanan kavramsal sanatta çok çeşitli mazemeyle farklı, özgün bir düşünceden yola çıkılıp eleştiri veya sadece göstermek söz konusudur. Sanatçılar kendi yetenekleri ve seçimleri doğrultusunda malzemelerini oluşturur. Her türlü nesne yan yana gelebiliyor. Modern sanatta Marcel Duchamp’la başlayan değişim kavramsal sanatta devamlılık kazanıyor. Ancak bildiğimiz klasik sanatlardan resim ve heykel de kendi içlerinde biçimsel ve konu olarak her türlü denemeden sonra bireysel sanatçıların ortaya koyduğu eserlerle varlığını sürdürmektedir.
Performans, kavramsal sanat, happening, body-art ve public art’ın ötesinde insanın yaşantılar oluşturması, kendiyle ilgili arayışları, varoluşsal kaygıları, sanrıları, hezeyanları, o yaşantıları oluşturduğu süreç de- insanın doğumundan ölümüne kadarki bütün eylemleri, düşünceleri ve seçimleri- gelecekte sanat olarak nitelendirilecek.
İnsan kendi kendisini oluşturursa ortaya koyduğu sanat mıdır? Somut bir üretimde bulunmasa da yaşantıları oluşturabilmek için sonsuz acı, sıkıntı, sanrı ve hezeyanlar içinde olmamış mıdır? Sadece varolmanın altında çaresizliği duyumsamış mıdır? Sanat yalnızca insanın belirli somut araçlar kullanarak ortaya çıkardığı bir üretim midir? Yaşa***** ve varolarak da durmadan kendini üreten insanın yaptığı bütün sanat eserlerinden üstün değil midir? Normal bir sanat eserinde yetkinlik, özgünlük, özen, yeni bir şeyler söyleme ya da yeni bir tarzda ortaya çıkarma ve nitelik önemliyken burada iyi veya kötü sunuş önemli değildir. Onun sanat olduğu ancak dışına çıkıldığında anlaşılabilir. Hiçlik ve boşluk içinde olunca. Aynı zamanda yadsımayla; yaşantıyı, varolmayı, iyi ve kötü olarak adlandırılan her düşünceyi, kavramı ve eylemi. İnsan yaşamının ya da yaşantılarının sanat olmasından kastedilen performans sanatı ya da tiyatro değil. Bu tür sanatlar da diğer insan eylemleri gibidir. Elbette insan tasarılarını ve düşüncelerini eyleme dönüştürme ve böylece kendi oluşumunu ve gelişimini sürdürebilme kaygısını taşır. Yaşantıların oluşabilmesi içinde sürekli bir eylem gerekir hiçliğin ve var olmamanın karşıtı olarak. Yine de eylem tek başına yaşamın belirleyicisi değildir. Yaşantıların toplamıyla oluşan insan hayatı bile, sanat olsa ne çıkar olmasa ne çıkar. Hoş olan ve zevk duyulan her şeyin olduğu gibi uyumsuzluğun ve başkaldırının da vardığı nokta ölüm olduktan sonra. Hiçbir haz, hiçbir keyif, hatta daha derin ve iz bırakıcı olsa da hiçbir mutluluk kalıcı değildir.
__________________
ßeLki Sandığın Kadar Ukala,
ßeLkide Tahmin Edemeyeceğin Kadar Mütevaziyim.
ßiraz SakLıyım ßazen YasakLıyım. Kimseyi Örnek ALmam.
Kimseye Örnek OLmam. Arkama ßakmam.'AsLa' Demem.
'Keşke'Leri Sevmem !!
ELeştiri DinLerim Nasihat DinLemem !!
Kimse ßana MasaL AnLatmasın
Çocukkende Sevmezdim Zaten..!







LÜTFEN..!! AÇTIGINIZ KONULARA (TAGS) EKLEYİNİZ.

[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez. Üye Olmak İçin Tıklayınız...]
ares.42 is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 16-11-2008   #2 (permalink)
SİTE SAHİBİ
 
ares.42 kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Jan 2007
Mesaj: 7,224

Rep Gücü: 17814
Rep Puanı: 10566
Seviye: ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute ares.42 has a reputation beyond repute

Ettiği Teşekkür: 17
37 Mesajına 44 Teşekkür Aldı
1

1. Sanat Eğitimi
Sanat, insanın düşünü yaşamında her zaman en çok tartışılan, en şaşırtıcı ve aldatıcı bir kavram olmuştur. Yüzyıllar boyunca fizik ötesi bir olgu olarak örülen sanat, aslında örgensel (organik) bir olaydır. Soluk alma gibi bir ritmi, konuşma gibi anlatımsal öğeleri vardır, algılama, düşünme, imgeleme ve bedensel eylemin de katıldığı etkin bir süreçtir. İnsanlığın gelişimi süreci içerisinde sanatı örgönsel bir bölüm olarak görmek gerekir. Bu ise çoğu doğa bilimcilerin, tarihçilerinin ve hatta kimi ruhbilimcilerin görüşüne karşı bir görüştür. Onlar çoğunlukla sanatçı, süsleyici işlevi olan “keyfi” bir etkinlik olarak örmek eğilimindedirler.
Oysa sanat hem öğrenme sürecinin hem de gelişim sürecinin etkin bir yardımcısı olabilir. Çünkü sanat, duygu ve düşünce arasındaki karşılıklı ve iç içe geçmiş bağlantıyı vurgular. İnsanın bu iki yönünün uyumunun sağlanması, bir anlamda eğitimin de temel amaçlarından olduğuna göre, sanat, örgün ve yaygın eğitimde yer aldığında, tüm eğitim süreçlerini daha etkili kılabilecek bir güce sahiptir.
1.1. Sanat Eğitiminden ne Anlıyoruz.
Sanat eğitimi ya da daha doğru bir deyişle sanatla eğitim, kimi düşünürlerce Plato’ya kadar indirilmekte, kimilerince de ancak 20. yy’da sözkonusu edilebilecek bir etkinliğe kavuşmuş kabul edilmektedir. Gerçek olan şudur ki, yüzyılımızda giderek önem kazanan sanatla eğitim, en kapsamsal anlamdaki eğitimin, akılcılığı kaymış buna karşılık duyumların, duyguların, ve tinsel (manevi) eğitimin giderek daralıp sınırlanmış ve bir çeşit yalnızlığa terkedilmiş olduğu görüşleri üzerine ortaya atılmıştır.
Sanat eğitiminin kuram olmaktan çıkıp, topluca konuşulması, uygulamaya geçiş yönünde adımların atılması Almanya’da 1890’larda başlamaktadır. 1901’de Dresden’de 1903’de Weimar’da ve 1905’de Hamburg’da yapılan sanat eğitimi kongreleri bu akımın gelişmesinde önemli rol oynamışlardır. Başlangıçta, sanatı ve sanat eserlerini, eğitimin baş aracı olarak kabul eden abartılmış bir tıkım görüşlerden sonra; 1928’lerde, sanat eğitiminin, bir başka deyişle tinsel eğitimin, akılcı ve nesnel eğitimin yanında yer alarak öğretime girmesi ve okullarda buna ilişkin dersler okutulması biçiminde anlaşılmaya başlanmıştır. Çocuğun sanatsal yaratıcılığı üzerinde önemle durulması, resim olsun, müzik olsun, bedensel hareketler ve edebiyat dersleri olsun, ******n tüm uğraşlarında, sanatsal yöne değer verilmesi, hatta bunların ağırlık taşımalarının gerekliliği benimsenmiştir.
Suut Kemal Yetkin’in dediği gibi “bilimsel yöntem insan oluşumunun bir yönünü işliyor, eğitiliyorsa, diğer yönünü de sanat eğişimi işlemektedir. Çünkü insan yalnız akıl ve zeka değildir, aynı zamanda ve (belki de) her şeyden önce duygunluktur. Yaşayışımız boyunca edindiğimiz deneylerin niteliğini değerlendirmemize olanak veren duyum ve duyguları bir yana bırakamayız. Onlar da akıl ve düşünce gibi, iç varlığımızın vazgeçilmez parçalarıdır… gerçekçi bir eğitim, bilim ve sanatın ayrılmaz işbirliğine dayanmalıdır. İnsanda köklü bir gereksinimi karşılayan sanatın kişiliği eğiten en önemli etmenlerden biri olduğu unutmamalıdır.
Şu da iyice bilinmelidir ki, sanat eğitiminin amacı sanat için eğitim, yani belli dalda uğraşısı olan bu sanatçı yetiştirmek değildir. Amaç sanatla eğitimdir; gerek sanat eseriyle karşılaşıp onu değerlendirende harekete geçen tüm zihinsel yeti ve süreçleri, duyu, duyum algılama, imgeleme, düşünme, anma çağrışım gibi güçleri eğitmektedir. Sanatı algılamaya hazır ve sanatı seven, hem eskinin, hem çağının sanat görüngülerini (phenomenon) algılayıp değerlendirebilecek yetenekli kişiler yetiştirmektir.
Bugün sanat eğitimi denince, yalnızca bir eğitim dalı, değil, eğitim ve öğretimi tümü ile kapsayan ve onları yeniden bir ilke anlaşmaktadır. Genel eğitimin bütünleştirici bir bileşeni ve tinsel eğitimin temeli olarak sanat eğitimi, kişiliğin uyumlu bir bütün olarak gelişimi sürecinde, kişideki yaratıcı ve üretici güçlerin gözetilip geliştirilmesini amaçlar.
1.2. Bugünkü Eğitim Sistemleri
Oysa bugün eğitim sistemi, (ister gelişmiş ülkelerde ister az gelişmiş ülkelerde olsun, hemen hemen aynı ölçüleri kullanmaktadır), yapısı gereği tutucu, ikircimlidir; yenilik ve değişikliklere karşıdır. Bugün yetişkinin ve ******n bilimsel ve tinsel eğitimde yaratma yetisinin eğitilmesi üzerinde dururken, tüm eğitim ve öğretim sisteminin bir sorun olarak karşımıza çıktığı görülmektedir. Eğitimin yalnız yöntemlerini değil, içeriğini gözden geçirmek düzeltmek, belki de temelden değiştirmek gerekmektedir. Kurumsal ya da kılgısal alanda olsun, zekayı geliştirmeye yönelik bugünkü sistem, genç zihinlerde yaratıcı, yenilik getirci ne varsa onu boğmaya eğilimdir. Bu öğretim, aslında yetenekli, ama okul ya da üniversite koşulları çerçevesine giremeyen gençleri de yüksek aşamalardan uzaklaştırmaktadır.
Giderek ussallığa önem veren bir eğitim sistemi geliştirirken, bütünleşmiş okullar “Gesamtshule” Valdof okulları) akımı da bir yandan toplamaktadır. Yeni beliren “yaşam boyu bütünleştirici eğitim” (life-long integrated education) kavramı, bugün yaşadığımız sürekli değişmeler ve yenilikler dünyasında ortaya çıkmıştır. Gerçi sistemler alışkanlıklar ve töre yavaş bir tempoda değişirler ve eğitim de aslında töre, göreneklere dayalı bir dizgeden başka bir şey değildir.
Bu konuda bir edebiyatçının aşağıdaki düşünceleri ilginçtir: “Her çağda, kötü eğitimciyle sanatçı arasında bir çatışma doğmuştur kötü eğitimci, genellikle duruluktan (statik), sanatçı ise yenilikten ve kesin atılımlardan yana olmuştur. Bu, eğitimi ters yorumlayan kişilerle, sanatı kurmak isteyen kişilerin yarattığı alanın doğal yapısıyla ilgilidir. Ne var ki, eğitim görüşü tam, kişiliğini sanat duyarlılığıyla oluşturmuş kimseler, sanatçının yarattığı gerçeklik dünyasını açıklamayı ve yorumlamayı amaç edinmişlerdir. Sanatla eğitim arasındaki iletişim de böyle kurulmuştur.
… Şu da bir gerçek ki, sanatçı yaratıcı, eğitimci uygulayıcıdır. Hemen her çağda sanatçı, kendi ve toplumu yansıtmayı, eğitimci de bunu toplum adına kullanmayı amaçlamıştır. İyi eğitimci, bu uygulamada başarılı sonuçlara varır, kötü eğitimci ise, koyduğu ölçütler, basmakalıp alışkanlıklarla sanatçıyı harcar. Bu durumda sanatçılarla toplum arasında bağı kurması gereken eğitimci tersine, bu bağım koparılmasında etkin olmuştur. Oysa çağımız bu bağın kurulmasını kaçınılmaz bir gereklilik olarak görmektedir. Sanatçıyla eğitimcinin, dolayısıyla toplumla sanatçının arasındaki iletişimin kurulması, uygar ülkelerde, toplumun kültürel oluşumunun da bir nedeni olmaktadır. Kültür ve sanat yönünden gelişmiş ülkeler, kültürel varlıklarını bu iletişime borçludurlar. Gelişmesini tamamlayamamış ülkelerde ise sanatçı bir yana itilmekte, eğitimci, egemen güçlerin buyruğunda, bu iletişimin kurulmasını engellemektedir. Oysa, gereken, bunun tersidir.
Sanat tarihçisi ve eğitimci Herbert Read’in sözleri yukarıdaki sözlere karşı verilmiş bir yanıt gibidir. “Birey kuşkusuz tektir, “ünik”tir. Fakat bu üniklik yalnızlığa terk edilirse uygulama açısından hiçbir değeri kalmaz. Çağdaş ruhbilimin ve yakın geçmişten deneylerimizin bize verdiği en önemli ders, eğitimin kişiselleştirme yönünden değil, fakat kişisel üniklikle, toplumsal birliği birleştirip bütünleştirme yönünde bir süreç olması gerekliliğidir.
Aile eğitimizden üniversite öğretimimize kadar, bütün eğitim sistemimiz, bireyde yaratıcılığın gelişmesine engeller dikmektedir. Oysa toplumlar tam bir evrim içindedir ve çok sayıda yetenekli gence gereksinim duyulmaktadır. Bu yetenekler ise aslında uylaşımcı (convertionel) olan geleneksel akademik eğitime uymayabilirler.
Çocuğun ve gencin eğitimde ve daha ilk yıllarda, ona bütün düşlem yetisini, imgeleme ve tasarım gücünü boğacak biçimde davranılır. Bu tip eğitimle ruhsal yaşamın bilinçli davranılır. Bu tip eğitimle ruhsal yaşamın bilinçli düzeyi de bilinç-dışı ve kendiliğindenci (spontan) aşaması arasında bir set çekilmektedir. Oysa eğitim ve öğretim, ******n imgeleminin canlı tutulup yaratıcılığa çevrilebileceği biçimde tasarlanmalıdır.
Ne yazık ki eğitim dizgileri, “gerçekçilik” adı altında, ******n düşlem alanını daraltmaya eğilimlidir. Yalnız okul kitaplarında değil, daha çocuklara verilen oyuncakların seçiminde de gerçekçiliğin bu biçimi kendini göstermektedir. Çocuklarla gençler eğitim ve öğretim öğretim gördükleri süre içinde kendiliğindenliklerinin yitip gitmesine göz yuman, bir takım amaçlı ya da amaçsız basılar altında tutulmaktadırlar. Ressam ya da müzikçi olmak isteyen bir erkek ******n ya da erkeklere özgü diye kabul edilegelmiş bir meslek seçmek isteyen bir kız ******nun ana-baba ve toplum ile çatışmaya düşebilmeleri buna örnektir.
Eğitimci Vexliard, öğretimin iki görev ve işlevler grubunu yerini getirmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bunlardan biri, bilgi vermek ve kültür geleneklerini ulaştırmak ise, diğer yeni gerçeklerin bulunmasını uyarmaktadır. Öğretim sistemleri birinci işlevi aşağı yukarı yerine getirmektedir ama ikincisini ihmal etmektedir. Oysa dirik (dinamik) ve devingen olan ve durmadan değişen çağdaş dünyamızda, canlı kalmak isteyen bir toplum öğretimin iki kutbu arasındaki bu çelişkiyi aşmalıdır; buna varmak içinde yetilerin, yeteneklerin çeşitliliğini hesaba katmayı bilen “derinliğine” bir öğretim gereklidir.
Eğitimde yaratıcılığa yer vermek isteyen, engellerle karşılaşmamış değildirler. Jasques Barzan ve Thomas Molnar gibi kimi yazarlar bu tip öğretime karşıdırlar. Onlara göre, böyle bir öğretim, yansımalı düşünme (reflexion) ve zihin disiplini için gerekli çabayı, okuldan silme eğilimlidir; en önemlisi de, yaratıcılığı geliştirme çabaları, ciddi öğretim için gerekli gerginliği ortadan kaldıracak hatta zihinsel ve ahlaksal başı bozuklu yüreklendirecektir. (Vexliard).
Buna karşın denilebilir ki, yaratıcılık kavramı, tek başına bir süreç olarak düşünülmemeli, tüm zihinsel etkinliklerin ve her çeşit çalışmanın içinde varolduğu düşünüsünden hareket edilmelidir ve anladığımız anlamda yaratıcılık, “zeka disiplinine belli bir ölçüde boyun eğmeyi şart koşar”; akılın denetimine bağımlıdır ve bir takım tekniklerin kazanılmasına bağlıdır.
Meylan ise, acaba çocuklarımıza hayran olacakları kişilikler nasıl sunulmaktadır sorusuyla konuya değinmekte ve şöyle demektir: “Colomb, Cortez, Vasco de Gama gibi kaşifler, ünlü siyasal kişiler, savaşçılar, bunların hepsi çocukların ders kitaplarında vardır. Napolen hakkında yirmi sayfa, ama Beethoven hakkında iki satır bile yok”
1.3. Sanat Eğitimi Nasıl Olmalıdır:
Herbert Read, eğitimde en önemli hususlardan birinin, psikolojik yönelişleri, ruhsal tutumları bilmek olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre estetik duyarlılığın eğitilmesi, eğitimin en önemli ve temel görevlerinden biridir. Read’in kuramınca tüm anlatım ve kendini ifade biçimleri, şiir ve edebiyat, müzik ya da sözlü diğer anlatım biçimleri ve gerçekliğe bütünleştirici biçimde yaklaşan her çeşit form, estetik eğitimin kapsamına girerler. Yani amaçlanan, bilincin, zekanın, yargılama ve usavurma güçlerinin aslında dayalı olduğu tüm duyumların ve duyguların eğitimidir. Read’e göre, ancak bu duyumlar dış dünya ile uyumlu bağlantı ve ilişkiler içine konabilirse bütünleşmiş bir kişilik oluşabilir. Demek ki sanat eğitimi kavramıyla, salt görsel ve plastik alandaki eğitim değil, tüm ifade biçimlerini kapsayan bir eğitim anlaşılmalıdır.
Kişinin nesnel dünyadan edindiği algılar ve bunların imgeleri yanında, kökeni içten gelen ve kassal, sinirsel gerilimlerden doğan, doğuştan kör ve sağırlarda da bulunan imgelerle, alt-bilinçte oluşan imgeler bulunur. Bu sonuncular düşlemleme (hayal kurma), uyutum (ipnoz) ya da uykuda düş görme durumlarında, kimi nedensellik kurallarına u***** ortaya çıkarlar. Bunlar da bir tür anlatım biçimi anlatım dili olup, sanat etkinliğinin temel öğelerindendirler ve bunlar da eğitilebilirler.
Demek ki, eğitimin genel amacı, her bireyde kişiliğin gelişmesine yardımcı olmak yanında, kişinin içinde bulunduğu, ait olduğu toplumsal grubun örgensel birliği ile uyumunu da sağlamaktır. Bunu gerçekleştirmek için de sanat eğitimi ya da estetik eğitim şarttır.
Bu anlamdaki bir sanat eğitimin amaçları Read’e göre şunlar olmalıdır:
a) Tüm algı ve duyum biçimlerinin doğal yoğunluk ve yeğinliğini korumak;
b) Bu çeşitli algı ve duyum biçimlerinin birbirleriyle ve çevreyle bağlantısında uyum sağlamamak;
c) Duyguların anlaşılabilir, paylaşılabilir biçimde anlatımı;
d) Zihinsel yaşantıların anlaşılabilir biçimde anlatımı (yoksa bu yaşantılar kısmen ya da tamamen bilinç dışı kalacaklardır);
e) Düşünce ve düşünülerin istenen biçimde anlatımı.
Estetik eğitim teknikleri olan “bilinçlendirme” (desing), “müzik ve dans”, “şiir ve dram” ve “el becerisi” tekniklerini ise, zihinsel süreçleri geleneksel olarak bölündüğü dört ana işlev ve görev ile bağdaştırmak, bu görevlerin birer ifadesi olarak tanımlamakta yarar vardır: bu dört işlev, düşünce, duygu, duyum ve sezgidir. Böylece biçimleme, duyumlarla, müzik ve dans sezgi ile; şiir ve dram duygu ile; el becerisi, hüner de düşünce ile karşılaşabilir. Bu dört ana zihinsel işlev hep birlikte bir bütün oluştururlar ki bu, dengeli, uyumlu kişiliğin geliştirdiği birliktir. Onlarla ilgili olarak geliştirilecek dört etkinlik de kişiliğin gelişmesine yardımcı olur.
Dewey’in özellikle çocukta saptadığı dört ana ilgi ise, “konuşarak anlaşma”, “sorma ya da bir şeyleri ortaya çıkarma”, “bir şeyler yapma ya da kurma (construct)” ve “sanatsal “anlatım” dır. Gene Dewey’e göre, ******n kişisel anlatım ve sözle aktarma olarak beliren toplumsal içgüdüsü yanında, kalem, kağıt kullanma gibi, yapıcı içgüdüsü vardır ki bu aynı zamanda ******n oyununda devinimlerinde, mimiklerinde ve imgelem gücünde ifadesini bulur; sürekli ve elle tutulur formlar halinde maddeyi biçimlendirme uğraşısında ise daha tam olarak belirlenir. Bu anlamda, ******n anlatımcı tepisi ya da sanat güdüsü, gene anlaşabilmek ve yapıcı olmak içgüdüsünden çıkmakta, aynı zamanda anlatma, temsil etme isteğinden doğduğu için de toplumsal güdüye bağlanabilmektedir.
Dewey tüm eğilim etkinliklerinin, dış malzemeyi kullanmaya değil, ******n bu içgüdüsel, tepisel etkinlik ve tutumlarına yönelik olması gerektiğini söylerken, Herbert Read ile aynı düşünü yönünde görülüyor. Dewey de, taze enerjileri en etkili biçimde yönetmek ve örgütlememek için sanat etkinliği tek yoldur demektedir. Çocuğun sorunları değerlendirip eleştirme sorumlulğu yükleneceği bir öğretim programını gerekli bulan Dewey, böyle bir sürecin gözlem, bellek ve